Mefkûre "ülkü", "ideal" veya "ulaşılmak istenen en yüce amaç" anlamına geliyor.
Haliyle mefkûre ifadesine, bireyin ya da toplumun geleceğe yönelik inandığı, uğrunda fedakârlık yapmaya hazır olduğu en yüksek değerler bütünü denilmesi kavrama yüklenen anlamı daha bir felsefi çerçeveye oturtuyor.
Nitekim, Millî edebiyat ve düşünce tarihimizde özellikle Ziya Gökalp gibi isimler tarafından millî ülküleri ifade etmek için sıkça kullanılan "mefkûre" kavramı milî bir şuurun da şekillenmesini sağlamıştır.
Mefkûrenin oluşturduğu bu çizgi yani siyasi ve fikrî manada derin anlam yüklemeleri, 12 Eylül 1980 darbesi öncesindeki dönemde; Türk milliyetçiliği ve ülkücü hareketin ideolojik altyapısını, mücadelesini ve gelecek vizyonunu belirleyen en köklü kavramlardan biri olmuştur.
Yoğun siyaset ve fikir ikliminde bu kavram, millî şuur planında köklü manalar ihtiva ettiği kadar romantik ve birleştirici bir anlam yüküyle de kullanılmıştır.
Mefkûre; bireysel çıkarları bir kenara bırakarak, Türk milletinin refahı, bağımsızlığı ve yücelmesi için karşılıksız bir adanmışlığı da ifade etmiştir.
"Mefkûreci genç" tanımı ise davası olan, entelektüel hedefleri bulunan ve inandığı değerler uğruna fedakârlık yapmaya hazır bir Türk Milliyetçisini/Türk Ülkücüsünü simgelemiştir.
Yakın tarihimizde "mefkûreyi" bir yaşam ve eylem tarzı olarak gören gençler ve aydınlar; günlük siyasi tartışmaların ötesinde, hayatı anlamlandırma biçimini/mefkûreyi "ülkü" kavramı üzerinden şekillendirmiştir.
Nitekim Cumhuriyetin yakın tarihinde, mefkûre sahibi milliyetçi/ülkücü düşünce; Osmanlı'nın son dönemi ve Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki Türkçülük ve Türk milliyetçiliği birikimini (özellikle Ziya Gökalp'in fikirlerini) yeniden yorumlamıştır.
Gökalp'in "Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak" formülasyonu ve medeniyet-kültür ayrımı, aynı zamanda "mefkûre" kavramının zihni altyapısını da oluşturmuştur.
Haliyle "Mefkûre" sadece hamasi bir milliyetçilikten ziyade tarihî bir misyonu ifade etmiştir. Türk milletinin tarihten gelen bir nizam kurma görevi olduğu inancı ("Nizam-ı Alem" ve "Turan" ülküleri), mefkûrenin en somut jeopolitik hedeflerini belirlemiştir.
Nitekim 12 Eylül öncesi dergilerde, bildirilerde ve fikir eserlerinde bu kavram, Sovyet blokunun karşısında Türk dünyasının esaretten kurtulması ve Türkiye'nin güçlü bir medeniyet hamlesi yapması gerektiği fikriyle doğrudan ilişkilendirilmiştir. Ülkü Ocakları ve dönemin milliyetçi yapıları (örneğin Milliyetçi Hareket Partisi ve onun yan kuruluşları ile entelektüel çevreler), buraları birer "mefkûre mektebi" veya "okul" olarak görmüştür. Sokaktaki çatışma ortamının ve siyasî kutuplaşmanın yoğun olduğu o yıllarda bile, ocak içi eğitim faaliyetlerinde kitap okuma grupları, tarih seminerleri ve şiir dinletileri düzenlenmiş; gençlerin zihnen bu mefkûreyle donatılması amaçlanmıştır.
Burada önemli bir ayrımı gözden kaçırmamak gerekiyor:
Mefkûre, siyasetin aracı değil; siyasetin hangi amaç için yapılacağını belirleyen üst değer olmuştur. Yani mefkûre, hareketin fikrî hedefini; ülkücülük ise bu hedefin ahlâkî, siyasî ve toplumsal bir harekete dönüşmüş biçimini ifade etmiştir.
Hakeza “Mefkûre” kavramı ile Türk milliyetçiliği ve Ülkücü Hareket arasındaki ilişki, yalnızca “ülkü/ideal” şeklinde açıklanamayacak kadar derindir.
Mefkûre, Türk milliyetçiliğinin düşünce tarihinde, zaman içinde farklı ama birbirini tamamlayan anlamlar kazanmıştır. Ziya Gökalp'te kültürel ve toplumsal bütünleşme, millî kültürün güçlendirilmesi ve çağdaşlaşma olarak ifade edilirken, Hüseyin Nihal Atsız çizgisinde ise daha güçlü biçimde tarih, soy, kültür, bağımsızlık ve Türk dünyası perspektifiyle ilişkilendirilmiştir.
Daha sonra Alparslan Türkeş mefkûreyi, “ülkü” kavramıyla siyasî ve teşkilatlı bir hareketin merkezine taşınmıştır. Fikrî olarak da "mefkûre, ülkü ve ülkücülük" arasında şöyle bir bağ oluşmuştur:
Mefkûre, neyin hedeflendiğini söyler. Ülkü, bu hedefin somutlaştırılmış millî idealidir. Ülkücü ise bu ideale göre yaşamayı ve hareket etmeyi üstlenen kişidir.
Haliyle mefkûrenin belirlediği hedefler doğrultusunda ülkücü düşüncede ülkücülük:
Bir ahlâk anlayışı,
bir millet tasavvuru,
bir devlet ve bağımsızlık anlayışı,
bir toplum düzeni ideali,
bir şahsiyet modeli
bir siyasî mücadele biçimi
olarak görülmüştür.
Buradan hareketle diyebiliriz ki mefkûre uzun vadeli ülküleri gösterir. Ancak mefkûre, "amaç ve araç" denklemi açısından siyasî beklentilerden ayrılabilir.
Çünkü, Mefkûre “Nasıl bir Türkiye ve nasıl bir Türk milleti istiyoruz?” diye sorar.
Günlük siyaset ise daha çok “Siyasî ittifaklar, komisyonlar, yasalar, seçim çalışmaları" gibi politik meselelere yoğunlaşır. Haliyle parti, seçim, iktidar, koalisyon veya devlet yönetimi mefkûreye hizmet eden araçlar olarak düşünülür. Fakat zaman içerisinde bunların korunması mefkûrenin önüne geçerse, hareket fikrî niteliğini kaybetmeye başlayabilir.
Unutulmamalıdır ki "mefkûrenin" en önemli taraflarından biri toplumcu/cemiyetçi daha doğrusu "millî" olmasıdır. Millîlik ise yalnızca devletin güçlü olmasını istemekle sınırlı kalırsa eksik bir yaklaşım olur. Çünkü millet yalnızca devlet kurumlarından oluşmaz.
Aile, eğitim, dil, kültür, ahlâk, tarih şuuru, dayanışma, adalet ve toplumsal sorumluluk da mefkûrenin parçalarıdır.
Bu açıdan bakıldığında ülkücü düşüncede ideal insan tasavvuru önem kazanır.
Ülkücü insan, milletini seven fakat millet sevgisini başkalarına düşmanlıkla karıştırmayan;
devleti önemseyen fakat devleti kutsallaştırarak adalet fikrini ihmal etmeyen; maddi kalkınmayı isteyen fakat toplumsal ahlâkı bunun gerisine atmayan; tarihini bilen fakat geleceği yalnızca geçmişte aramayan bir insan modeli olmak durumundadır.
Bu nedenle mefkûre, toplumu harekete geçiren bir ahlâkî enerjidir.
Sonuç olarak:
Mefkûre, Türk milliyetçiliğinin “nasıl bir gelecek?” sorusuna verdiği ideal cevaptır.
Ülkü, bu mefkûrenin Türk milliyetçiliği içerisindeki siyasî ve kültürel ifadesidir.
Ülkücü Hareket, bu ülküyü toplumsal ve siyasî bir harekete dönüştürme çabasıdır.
Siyaset, ülküyü gerçekleştirmek için kullanılan araçtır.
Devlet, bu ülkünün hayata geçirilebileceği en önemli kurumsal zemindir.